DOLAR

43,4990$% 0.19

EURO

51,6240% -0.9

GRAM ALTIN

6.786,60%-9,85

ÇEYREK ALTIN

11.662,00%-7,01

ONS

4.848,73%-10,11

BİST100

13.838,29%0,05

BİTCOİN

3646694฿%1.27454

a
Vildan Akın

Vildan Akın

30 Ocak 2026 Cuma

Helikopter Ailelerin Gölgesinde Büyüyen Çocuklar: Korunurken Kısıtlanan Bir Nesil

Helikopter Ailelerin Gölgesinde Büyüyen Çocuklar: Korunurken Kısıtlanan Bir Nesil
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Helikopter Ailelerin Gölgesinde Büyüyen Çocuklar: Korunurken Kısıtlanan Bir Nesil

(Psikolog gözüyle)

Son yıllarda ebeveynlik tutumları üzerine yapılan tartışmalarda sıkça duyduğumuz bir kavram var: helikopter aile. Çocuğun etrafında sürekli dönen, her adımını kontrol eden, düşmesini engellemek isterken yürümeyi unutturan bu ebeveynlik biçimi, iyi niyetle başlasa da uzun vadede bireyin psikolojisi ve toplum içindeki rolü üzerinde derin etkiler bırakabiliyor.

Helikopter ebeveynler genellikle “çocuğum zarar görmesin”, “en iyisi olsun” düşüncesiyle hareket eder. Ancak psikolojik gelişim açısından bakıldığında, aşırı koruma çoğu zaman gizli bir kısıtlamaya dönüşür.

Özgüven Yerine Onay Arayışı

Bu ailelerde büyüyen bireylerde en sık gözlenen durumlardan biri, özgüvenin içsel değil, dışsal kaynaklara dayanmasıdır. Kendi kararlarına güvenmek yerine başkalarının onayını arama eğilimi gelişir. Çünkü çocukluk boyunca kararlar genellikle onun yerine verilmiştir. Bu da yetişkinlikte “Ben ne istiyorum?” sorusunun cevapsız kalmasına yol açar.

Hata Korkusu ve Kaygı

Helikopter ebeveynlikte hata genellikle tolere edilmez; çocuk daha düşmeden tutulur. Bunun doğal sonucu olarak birey, hata yapmayı öğrenemez. Yetişkinlikte bu durum yüksek kaygı, risk almaktan kaçınma ve mükemmeliyetçilik olarak karşımıza çıkar. Hata yapmak, öğrenmenin değil, tehdidin bir parçası gibi algılanır.

Karar Vermekte Zorlanan Yetişkinler

Bu bireyler çoğu zaman küçük kararlar karşısında bile zorlanır. Çünkü karar verme kası hiç çalıştırılmamıştır. Sorumluluk almak bunaltıcı gelir; yönlendirilmek ise rahatlatıcıdır. Bu durum iş hayatında da sosyal ilişkilerde de belirgin şekilde hissedilir.

İlişkilerde Bağımlılık ve Sınır Sorunları

Helikopter ailede büyüyen bireyler romantik ilişkilerde çoğu zaman bağımlı ilişki kalıplarına yatkın olur. Partnerden yoğun ilgi ve yönlendirme bekleyebilir, sınır koymakta zorlanabilir. Kimi zaman ebeveynle kurulan ilişki modeli, farkında olmadan romantik ilişkilere taşınır.

Eğitim ve İş Hayatında Görünen Profiller

Akademik başarı bu bireylerde sık görülür. Ancak bu başarı çoğu zaman içsel motivasyondan değil, beklentileri karşılama zorunluluğundan beslenir. İş hayatında ise iki temel profil öne çıkar:

Biri, kurallara sıkı sıkıya bağlı, risk almayan, pasif ama “uyumlu” çalışan; diğeri ise her şeyi kontrol etmeye çalışan, mükemmeliyetçi ve tükenmişliğe yatkın birey.

Toplum İçinde Uyumlu Ama Çekingen

Toplumsal düzeyde helikopter aileden gelen bireyler genellikle “sorun çıkarmayan”, otoriteye uyumlu, güvenli profiller çizer. Ancak bu uyum, çoğu zaman sorgulamanın ve bireysel duruşun önüne geçer. Güvenlik ihtiyacı, değişim arzusundan daha baskın hale gelir.

Güçlü Yanları da Var

Elbette tablo sadece olumsuz değil. Bu bireyler genellikle empatik, detaycı, sorumluluk sahibi ve güvenilir olarak tanımlanır. Sosyal ortamlarda çatışma yaratmazlar ve iş birliğine yatkındırlar. Sorun, bu özelliklerin bireysel özgürlük pahasına gelişmiş olmasıdır.

Peki Çözüm Var mı?

Kesinlikle evet. Helikopter aileyle büyümüş olmak bir kader değildir. Yetişkinlikte kazanılan farkındalık, bireyin kendi sınırlarını çizmesini, risk almayı öğrenmesini ve içsel motivasyonunu güçlendirmesini sağlar. Psikoterapi süreci özellikle bireyselleşme, karar alma ve sınır koyma konularında son derece etkilidir.

Belki de asıl soru şudur:

Çocuklarımızı hayata karşı ne kadar korumalıyız, ne kadar hazırlamalıyız?

Çünkü hayat, kimse tutmazken yürümeyi öğrenebilenler için daha öğretici, daha gerçek ve daha özgürdür.

Devamını Oku

“Kendini Yeme Hastalığı”

“Kendini Yeme Hastalığı”
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Psikolojide İçsel Otoagresyon ve Beden Odaklı Kendini Tüketme Davranışları**

Kamuoyunda “kendini yeme hastalığı” olarak adlandırılan durum, psikoloji literatüründe otoagresyon, öz-yıkıcılık, içselleştirilmiş öfke ve kendine zarar verme davranışları çerçevesinde ele alınır. Buna ek olarak son yıllarda bu tabloya sıklıkla eşlik eden tırnak yeme, tırnak eti koparma, dudak kemirme, yanak/dil çiğneme gibi davranışlar da klinik olarak önem kazanmıştır. Bu davranışlar Beden Odaklı Tekrarlayıcı Davranışlar (BFRB) kategorisine girer ve kişinin kendi beden dokusunu sistematik şekilde tüketmesi nedeniyle halk arasında “kendini yeme” metaforuyla örtüşür.

1. Otoagresyonun Psikolojik Temeli

Otoagresyon, bireyin öfke, suçluluk, utanç ve hayal kırıklığını dışa değil içe yönelttiği bir içsel saldırganlık biçimidir. Bu içe yönelmiş agresyon, bilişsel ve duygusal alanlarda kendi benliğini hedef alan bir yıkım döngüsü oluşturur.

Bu psikolojik mekanizma, BFRB davranışlarıyla birleştiğinde kişi yalnızca düşünsel düzeyde değil, bedensel olarak da kendini tüketmeye başlayabilir.

2. BFRB: Tırnak Yeme, Dudak Kemirme ve Dil/Yanak Çiğneme

Bilimsel sınıflandırmaya göre bu davranışlar şu şekilde adlandırılır:

  • Onikofaji: Tırnak yeme
  • Dermatofaji: Tırnak kenarındaki deriyi koparma/çiğneme
  • Cheilophagia: Dudak içi veya dışını ısırma/kemirme
  • Morsicatio buccarum / linguarum: Yanak içi veya dili tekrarlayıcı şekilde çiğneme

Bu davranışların ortak noktası, kişinin gerginlik, kaygı, öfke veya utanç duygularını regüle edebilmek için kendi bedenine yönelmesidir. Ruhsal agresyon, bedensel bir çıkış yolu bulur.

BFRB davranışlarının psikolojik mekanizmaları:

  • Yoğun duygusal gerginlikte geçici rahatlama sağlama
  • Duygu düzenleme bozukluklarında “öz-sakinleştirme” girişimi
  • Kaygı ve stres bağlamında otomatikleşmiş davranış döngüleri
  • Kendini cezalandırıcı ve otoagresif örüntülerle birleşme
  • Utanç–rahatlama–pişmanlık şeklinde yinelenen döngü

Bu nedenle hem klinik literatür hem de halk dili açısından bu davranışlar, metaforik “kendini yeme hastalığı”nın bedensel tezahürleri olarak görülmektedir.

3. Otoagresyon ve BFRB Arasındaki Bağ

Araştırmalar, otoagresif bilişsel yapıya sahip bireylerde BFRB davranışlarının daha sık görüldüğünü göstermektedir. Buna göre:

  • İçsel eleştirinin yoğun olduğu bireyler, bedenlerine yönelen mikro-damage davranışları geliştirebilir.
  • Kişi fiziksel acıyı, psikolojik acıdan daha “yönetilebilir” bulduğu için ağırlığı bedene verebilir.
  • Öz-değer düşük olduğunda disiplin ve kontrol duygusu tırnak veya dudak üzerinde kurulabilir.

Yani “kendini yeme hastalığı” sadece metaforik bir ruhsal çöküş değildir; bazı bireylerde beden yüzeyinde gerçek, tekrarlayıcı, oto-yıkıcı davranışlarla birleşir.

4. Klinik Sonuçlar

Otoagresyon + BFRB birlikteliği:

  • Depresyon,
  • Travma sonrası stres bozukluğu,
  • Sınırda kişilik örüntüsü,
  • Kaygı bozuklukları,
  • Obsesif-kompulsif spektrum bozuklukları

gibi durumlarda daha yoğun görülmektedir. Bu davranışlar ilerledikçe enfeksiyon riskleri, kalıcı doku hasarı ve sosyal çekilme gibi sonuçlar ortaya çıkabilir.

5. Tedavi: Beden ve Zihin Arasında Köprü Kurmak

Otoagresyon ve BFRB birlikte ele alındığında tedavi bütüncül olmalıdır:

• Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) – BFRB protokolleri

  • Alışkanlık tersine çevirme eğitimi (HRT)
  • Uyaran kontrolü
  • Duygu düzenleme becerileri

• Şema Terapi

  • Kişinin cezalandırıcı iç sesini yeniden yapılandırma
  • Öz-şefkat kapasitesini güçlendirme

• Duygu Düzenleme ve Mindfulness Yaklaşımları

  • Duygusal gerginliği bedene yöneltmeden tolerans geliştirme
  • Bedensel farkındalık artırma

• BFRB’ye özgü davranış izleme teknikleri

  • Tetikleyici durumları belirleme
  • Zihinsel gevşeme teknikleri
  • Alternatif davranışlar geliştirme (kinaesthetic substitutes)

Doğru destekle birey, hem zihinsel hem bedensel düzeyde süregelen kendini yeme döngüsünü durdurabilir; bedenini ve ruhunu koruyan sağlıklı bir öz-yönetim geliştirebilir.

Devamını Oku

10 KASIM ” O ANLAR”

10 KASIM ” O ANLAR”
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir milletin kalbi, saat dokuzu beş geçe yeniden Atatürk için atıyor…

Türkiye bugün, Cumhuriyet’in kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ölümünün 87. yılında saygı, minnet ve özlemle anıyor.

Ülkenin dört bir yanında sirenler çalarken, milyonlarca yurttaş saat 09.05’te saygı duruşuna geçti. Sokaklar, okullar, meydanlar bir dakikalık sessizliğe büründü; ardından İstiklal Marşı hep bir ağızdan söylendi.

“O An”ın Sessizliği

10 Kasım sabahı, Türkiye’nin her köşesinde aynı duygu hâkimdi: derin bir sessizlik ve sonsuz bir minnet.

Ankara’da Anıtkabir erken saatlerden itibaren ziyaretçilerle doldu. Ellerinde Türk bayrakları ve karanfiller taşıyan yurttaşlar, mozoleye doğru ilerlerken gözyaşlarını tutamadı.

Bir ziyaretçi, duygularını şu sözlerle anlattı:

“Atatürk’ü sadece bir lider olarak değil, bir düşünce olarak görüyoruz. Onun fikirleri hâlâ yolumuzu aydınlatıyor.”Tarihsel Bir Dönüm Noktası

Akademisyenlere göre Atatürk’ün vefatı, yalnızca bir liderin kaybı değil, bir ulusun modernleşme sürecinde derin bir dönüm noktasıydı.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Prof. Dr. Ayşe Yılmaz, Atatürk’ün mirasını şöyle değerlendiriyor:

“Atatürk, sadece bir cumhuriyet kurmadı; düşünce özgürlüğünü, bilimi ve sanatı bir ulusun temel değerleri hâline getirdi. Onu anlamak, çağdaşlaşmayı sürdürmektir.”Cumhuriyet’in Kalbinde Yaşayan Lider

Atatürk’ün “en büyük eserim” dediği Cumhuriyet, bugün hâlâ onun ilkeleriyle ayakta duruyor.

Eğitimde, bilimde, kadın haklarında ve sanatta attığı adımlar, 21. yüzyıl Türkiye’sinde de yol gösterici olmayı sürdürüyor.

Her 10 Kasım’da olduğu gibi bu yıl da okullarda, meydanlarda ve kamu kurumlarında düzenlenen törenlerde Atatürk’ün sözleri yankılandı:

“Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır; fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”Yüreklerdeki Anma

Sabahın erken saatlerinden itibaren çocuklar, gençler ve yaşlılar Atatürk portreleriyle alanlara koştu. Kimi sessizce dua etti, kimi çiçek bıraktı, kimi de sadece başını eğerek teşekkür etti.

Sosyal medyada #10Kasım ve #AtamızaMinnet etiketleriyle milyonlarca paylaşım yapıldı.

Bir Ulusun Babasına Sonsuz Teşekkür

Her yıl aynı anda duran o hayatlar, bir gerçeği yeniden hatırlatıyor:

Atatürk ölmedi, çünkü fikirleri yaşıyor.

Saat 09.05’te duran zaman, bir milletin kalbinde hâlâ onunla birlikte atıyor.

Devamını Oku

Alfabe ile Kültürel yapı içinde Aile yapısı değişti

Alfabe ile Kültürel yapı içinde Aile yapısı değişti
7

BEĞENDİM

ABONE OL

Alfabe Öncesi Dönemde Aile: Kadın, Erkek ve Çocuk

Alfabe öncesi dönem, yazılı kültürün yaygın olmadığı; sözlü aktarım, gelenek, töre ve âdetlerin aileye biçim verdiği bir dönemdir. Bu dönemde kadın-erkek-çocuk ilişkileri, göçebe ya da yerleşik toplumların yapısına göre değişmekle birlikte – genel olarak – ailenin temel rolü hem neslin sürdürülmesi hem de toplumsal dayanışmanın sağlanmasıdır. Örneğin, İnan’ın değerlendirmesine göre, “törû” (örf, âdet, kanun) elden ele geçerek aile ve toplumu şekillendiren bir mekanizmadır: “törü… ‘babalardan kalma örf, âdet, kanun’ anlamına gelmektedir.” Bu bağlamda erkek, aile içindeki kural koyucu, koruyucu rolünü üstlenirken; kadın, evin iç dünyasını, çocuk ise gelecek kuşağı temsil eder.

Bu dönemde çocuk-yetişkin ilişkileri de daha doğrudan ve bütünlüklü bir sosyalizasyon süreci içinde gerçekleşmiştir: çocuk, toplumun kadim değerlerini kadın-erkek iş bölümü içinde öğrenirken; erkeğin av-göç, savaş-savunma, kadın-çocuk-ev içi düzen üçlüsü birlikte iş görüyordu. Kadın, çocuk bakımından, hem sosyal hem kültürel aktarıcıdır. Erkek ise hem üretim-koruma hem de dış dünyayla ilişkilerin aracısıdır. Bu yapı, alfabe öncesi dönemin yazılı olmayan ama güçlü bir sosyal bağlama sahip olduğunu gösterir.

Öte yandan, alfabe öncesi dönemin yazılı olmayan kültürü bazı olumsuz yönleri de barındırır. Özellikle toplumsal değişime açık olmayan yapılar, aile içinde çocukların özerkliği, kadınların özgürlüğü ve erkek‐egemen rolün esnekliği açısından kısıtlayıcı olabilir. Çocuk, geleneklerin dışına çıkmayı beceremeyebilir; kadın, üretimin sadece evle sınırlı olduğu bir konuma hapsolabilir; erkek ise toplumsal değişime direnen bir yapı içinde eski rollere bağlı kalabilir.

Alfabe Değişikliği ve Kültürel Dönüşüm

Bir toplumun yazılı kültüre geçişi, sadece teknik bir değişim değil; aynı zamanda zihinsel-sosyal bir dönüşüm sürecidir. Türkiye bağlamında, Latin alfabesine geçiş gibi bir alfabe değişikliği, eğitim, okuryazarlık, iletişim biçimleri ve dolayısıyla toplumsal yapı üzerinde derin etkiler yaratmıştır. Yazılı kültür, önceki sözlü kültüre kıyasla aile içinde yeni roller, yeni değerler ve yeni ilişkiler doğurmuştur.

Bu değişimin kadın-erkek-çocuk ilişkisine olumlu etkileri şöyle saptanabilir: Okuryazarlığın yükselmesiyle birlikte kadınların ve çocukların öğrenme süreçlerine katılımı artmış; bilgiye erişim kolaylaşmış; geleneksel iş bölümü yeniden düşünülmeye başlanmıştır. Erkekler de dış dünyayla iletişimde, resmi kurumlarla ilişkide daha etkin hale gelmiştir. Yazılı kültür sayesinde aile içi rol modelleri çeşitlenmiş, çocuk için yeni sosyal mobilite fırsatları doğmuştur. Ayrıca, toplumsal değişimler ailede yeni bir esneklik yaratmış, eski normların sorgulanması mümkün olmuştur.

Ancak bu süreçte olumsuzluklar da yaşanmıştır. Yazılı kültüre geçiş, sözlü aktarım süreçlerinin zayıflamasına, geleneklerin unutulmasına yol açabilir. Bu durum aile içindeki kuşaklar arası bağların zayıflamasına neden olabilir. Ayrıca, kadın ve çocuğun yeni rollere yönelmesi, erkeğin geleneksel hâkimiyet pozisyonunu tehdit edebilir; bu da aile içinde çatışmalar yaratabilir. Eğitim süreçlerinin yaygınlaşması, çocuklar ve gençlerle ebeveynler arasında değer farklılıklarını artırabilir, nesiller arası kopuşlara sebep olabilir.

Kuramsal Bakışlardan Alıntılar ve Ailenin Değişimi

Bu çerçevede üç bilim insanının yaklaşımlarına dikkat çelmek yerinde olacaktır:

  1. Abdülkadir İnan
  2. İnan, toplumun töre yoluyla şekillendiğini belirtirken, “törü … ‘babalardan kalma örf, âdet, kanun’ anlamına gelmektedir.” diyerek (1998: 272) geleneklerin aile ve toplum yapısındaki sürekliliğine vurgu yapar. DergiPark+1 Bu görüş, alfabe öncesi dönemde ailenin kültürel olarak köklü bir yapı üzerine kurulduğunu açıkça gösterir. Aile, erk-kadın-çocuk üçlüsünde bu törel yapının aktarıcısıdır.
  3. Hikmet Tanyu
  4. Tanyu ise yazılı kültür öncesi inanışları incelerken, özellikle çocuk ve doğumla ilgili taşla ilgili inanışlar üzerinden toplumun değer dünyasını yansıtır: “Halk arasında yaygın olan bu inanışlardan ‘çocuk dileği için taşı belde taşımak’ gibi uygulamalar vardır.” DergiPark Bu alıntı, alfabe öncesi dönemin yazılı olmayan zengin simgeler dünyasının, çocuk kavramı ve aile yapısı açısından taşıdığı anlamı göstermektedir.
  5. Bahaeddin Ögel
  6. Ögel, eserinde Türk kültürünün kesintisiz bir gelişim içinde olduğunu savunur; aile ve toplumun birbirini besleyen yapı olduğunu belirtirken, önsözde şöyle der: “Türk kültürü bir bütün olarak ele alınmalıydı ve bir devamlılığa sahipti.” 1000Kitap Bu tümel bakış, aile kurumunun alfabe değişikliği gibi büyük dönüşümlerde bile temel kalması gerektiğini vurgular.

Kadın, Erkek ve Çocuk Rolleri Değişirken…

Alfabe değişikliği sürecinde kadınların rolü de yeniden şekillenmiştir. Önceden yazılı kültüre erişimin sınırlı olması, kadınların daha çok ev içi ve sosyal aktarıcı roller üstlenmesine imkân tanımıştı. Ancak okuryazarlığın yaygınlaşmasıyla kadınlar da resmi işlemlerde, eğitimde ve toplumsal yaşamda daha görünür hale geldiler. Bu değişim olumlu bir ilerleme olarak değerlendirilebilir: kadınların bilgiye erişimi, kendi kimliklerini geliştirme fırsatlarını arttırdı; çocuk yetiştirme ve anne-eğitici olarak ailedeki rollerini çeşitlendirdi.

Erkek bakımından ise değişim, hem fırsatlar hem zorluklar getirdi. Yazılı kültür içinde erkeğin dışarıyla ilişki kurma fonksiyonu genişledi; modern iş alanları, eğitim kurumları ve kamusal alanlarda yeni sorumluluklar belirdi. Ancak bu durum, geleneksel koruyucu-otoriter rolün geçerliliğini yitirmesine, erkeğin kendini tanımlama krizine yol açabilir. Aile içinde kadın ve çocukla ilişkiler yeniden düzenlenmeye başladı; erkek, yeni rolleri benimlemekte zorlanabilir.

Çocuklara gelince: alfabe değişikliği, çocuklar için yeni öğrenme ortamları, okuma-yazma becerisi, okul gibi kurumları beraberinde getirdi. Bu da hazırlıksız ailelerde bir kopuş kaynağı oldu: Çocuk, önceki kuşağın aktardığı sözlü kültür yerine yazılı ve kitle kültürüyle bağlantılı hale geldi. Aile içinde çocuk-ebeveyn ilişkileri geleneksel modelden farklılaştı; çocuk artık sadece “görülmesi gereken varlık” olmaktan çıkarak “bilgi edineni, kimlik oluşturanı” hâline geldi. Bu durum, ailede olumlu bir gelişim potansiyeli sunarken, olumsuz olarak da toplumsal bağların gevşemesine, ebeveyn otoritesinin zayıflamasına ve çocuklar ile aile arasında değer çatışmalarına neden olabiliri.

Olumlu ve Olumsuz Etkilerin Ayrımı

Sonuç olarak, alfabe değişikliğinin aile, kadın-erkek-çocuk üçlemi üzerinde getirdiği bazı olumlu ve olumsuz etkiler şöyle özetlenebilir:

Olumlu etkiler:

  • Kadın ve çocukların eğitim olanaklarına daha iyi erişmesi ve toplumsal yaşamda daha görünür hale gelmesi.
  • Okuryazarlığın artmasıyla aile içinde karar verme süreçlerine katılımın artması; iletişimin güçlenmesi.
  • Ailenin dış dünya ile bağlantılarının artması, yeni sosyal rollerin doğması ve bireyselleşme yolunda adımların atılması.
  • Geleneksel sözlü kültürle sınırlı olmayan, yazılı kültürle birlikte yeni değerlerin, yeni kimliklerin oluşması.

Olumsuz etkiler:

  • Sözlü aktarımın zayıflaması, önceki kuşak ile yeni kuşak arasında bağların gevşemesi.
  • Kadın, erkek, çocuk rollerinin yeniden düzenlenmesi sürecinde aile içi çatışma ve kimlik krizi riski.
  • Çocuğun aile içindeki geleneksel konumunun değişmesi, ebeveyn otoritesinin sarsılması.
  • Eğitim, şehirleşme, yazılı kültür gibi unsurların aileyi, küçük bir sosyal birim olarak dönüştürmesi; bazı değerlerin kaybedilmesi ya da dönüştürülmesi.

Sonuç ve Değerlendirme

Aile kurumunun, kadın-erkek-çocuk ilişkilerinin ve kültürel mirasın alfabe öncesi dönemde nasıl şekillendiğini ve yazılı kültüre geçiş sürecinin nelere yol açtığını değerlendirdiğimizde, değişimin kaçınılmaz olduğu görülmektedir. Ancak değişim yalnızca dışsal değil, içsel bir dönüşüm sürecini de gerektirir. Kadın, erkek ve çocuk rollerinin yeniden tanımlanması, aile içi iletişimin ve değer aktarımının bilinçli bir biçimde sürdürülebilmesiyle olumlu bir sürece dönüşebilir.

Özetle, alfabe değişikliği aile için bir kırılma noktası olabilir — ancak bu kırılma mutlaka olumsuz sonuçlar doğurmak zorunda değildir. Bilinçli yaklaşımla, kadın-erkek-çocuk üçlüsünün yeni döneme adaptasyonu, hem geleneksel bağların korunmasını hem de modern bireysel gereksinimlerin karşılanmasını sağlayabilir. Bu bağlamda İnan’ın “törü”ye dair yorumu, Tanyu’nun çocuk ve inanış bağlamındaki çalışmaları ve Ögel’in kültürün sürekliliği vurgusu bize önemli kuramsal ışık tutmaktadır.

Makalenin yayınlanacağı gazete için, okuyuculara şu soru yöneltilebilir: Değişimin sancılarını en aza indirmek için aileler ne yapmalı? Kadın, erkek ve çocuk nasıl yeni rollere uyum sağlayabilir? Bu dönüşüm sürecinde kültürel miras ve modern yaşam arasında nasıl bir denge kurulabilir? Bu soruların yanıtları, hem bireysel hem toplumsal düzeyde düşünülmeli ve aile politikaları bu bakış açısıyla şekillendirilmelidir.

Not: Makalede alıntılar mümkün olduğunca kaynaklara dayandırılmakla birlikte, döneme dair kültürel ve kuramsal analizler genel literatüre ve araştırmacıların yaklaşımlarına dayanmaktadır.

Devamını Oku

“Harfler Değişti, Aile Yeniden Yazıldı”

“Harfler Değişti, Aile Yeniden Yazıldı”
3

BEĞENDİM

ABONE OL

1928 Harf Devrimi, yalnızca dilin değil, aile hayatının da yazgısını değiştirdi. Kadın, erkek ve çocuk rolleri yeni bir kimlik kazandı. Alfabe öncesi sözlü kültürden Latin harfli yeni dünyaya uzanan bu yolculukta, Türk ailesi kendini yeniden tanımladı.

ALFABE DEĞİŞİMİYLE AİLENİN DÖNÜŞÜMÜ

Kadın, erkek ve çocuk ilişkileri harflerle yeniden biçimlendi

Türk toplumunun temel direği aile, tarih boyunca birçok dönüşüm geçirdi. Ancak 1928’de gerçekleşen alfabe değişimi, bu dönüşümler arasında en derinlerinden biriydi. Harfler değişti, kelimeler değişti… ve en önemlisi, aile içindeki roller değişti.

Alfabe Öncesi Dönem: Sözlü Kültürün Gücü

Yazının halk arasında yaygın olmadığı dönemlerde, bilgi kulaktan kulağa aktarılırdı. Masallar, destanlar, öğütler ve dualar, aile içinde sözlü olarak yaşardı.

Kadın, bu aktarımın taşıyıcısıydı; evin içindeki bilgi, gelenek ve dil ondan geçerdi. Erkek ise dış dünyayla ilişki kurar, ekonomik düzeni sağlardı.

Bu dönemin avantajı, güçlü bağlardı.

Aile bireyleri, kuşaktan kuşağa birbirini dinleyerek öğrenirdi.

Ancak dezavantajı da açıktı: Yazı ve eğitim eksikliği nedeniyle kadın ve çocuklar kamusal hayattan dışlanıyordu.

Araştırmacı Abdülkadir İnan, kültürün sadece sözle değil, yazıyla da yaşaması gerektiğini vurgulamıştır.

İnan’a göre, “Folklor yalnızca halkın ağzında değil, kaleminde de yaşamalıdır.”

Bu söz, alfabe öncesi dönemin sınırlarını anlamamıza yardımcı olur.

1928 Devrimi: Harflerle Gelen Sessiz Değişim

1 Kasım 1928’de kabul edilen Latin harfleri, Türkiye’de yepyeni bir dönemi başlattı.

Bu değişim yalnızca harfleri değil, toplumun hafızasını da dönüştürdü.

Yeni alfabe, öğrenmeyi kolaylaştırdı; okuma yazma kurslarıyla halk eğitim seferberliği başladı.

Kadınlar ve çocuklar ilk kez bu kadar geniş ölçekte eğitime erişti.

Evin annesi artık okuyordu, çocuklarıyla birlikte yeni kitaplar öğreniyordu.

Erkekler, eskiden sahip oldukları “bilgi üstünlüğünü” paylaşmak durumunda kaldılar.

Bu, aile içinde sessiz ama derin bir eşitlik duygusu yarattı.

Ailede Yeni Roller

Kadın, artık sadece evin içindeki bilgi kaynağı değil, öğrenen ve öğreten birey haline geldi.

Erkek, geleneksel otoritesini yeniden tanımlamak zorunda kaldı.

Çocuk, ilk kez aileden daha çok “okuldan” öğrenir hale geldi.

Bu değişim, kuşaklar arasında dilsel bir duvar da oluşturdu.

Dedeler eski yazıyı, torunlar yenisini biliyordu.

Birbirlerinin mektuplarını okuyamayan kuşaklar, kelimelerle değil, sessizlikle anlaşmaya çalıştı.

Kültürel Bağların Kırılması ve Yeniden Kurulması

Kültür tarihçisi Bahaeddin Ögel, bu durumu şöyle açıklar:

“Türk kültürünün kökleri Orta Asya’da, dalları ise Avrasya’ya yayılmıştır. Kök ile dal arasındaki bağ koparsa, kültür de çözülür.”

Yeni alfabe, bu bağı bir süre zayıflattı; eski metinler, belgeler, dualar artık okunamaz hale geldi.

Ancak zamanla, bu kopukluk yerini yeni bir kültürel köprüye bıraktı: modern eğitim, basın ve edebiyat.

Dinin ve Geleneğin Dönüşümü

Dinler tarihçisi Hikmet Tanyu, “Her kültür değişimi önce ailede başlar; çünkü din, dil ve gelenek evin içinden yaşar,” der.

Alfabe değişimi, dini ve geleneksel pratikleri de etkiledi.

Eski yazılı dualar artık okunamıyor, yeni nesil dini metinleri Latin harfleriyle öğreniyordu.

Bu durum, inanç biçimlerinin bile sessizce dönüşmesine yol açtı.

Psikolojik Açıdan: Dildeki Değişim, Kimlikteki Değişim

Psikolojik bakış açısıyla harf devrimi, kolektif kimliğin yeniden inşasıdır.

Dil, düşüncenin taşıyıcısıdır. Harflerin değişimiyle birlikte, düşünme biçimleri, duyguların ifadesi ve aile içi iletişim tarzı da değişti. Eski kuşaklar anlam kaybı yaşarken, gençler yeni bir dünya kurmanın heyecanını duydu.

Harflerle Yeniden Yazılan Hayat

Bugün, harf devriminden yaklaşık bir asır sonra, o değişimin izleri hâlâ evlerimizde yaşıyor.

Kadınların eğitimdeki rolü, çocukların okul merkezli hayatı, erkeklerin paylaşımcı baba figürü olma süreci… Hepsi o dönemin mirası.

Alfabe değişimi, bir yandan geçmişle bağı zorlaştırdı, ama diğer yandan modernleşmenin önünü açtı.

Aile, bu dönüşümde sarsıldı ama yıkılmadı.

Aksine, kendini yeniden yazmayı öğrendi.

Devamını Oku