44,2795$% 0.22
50,5902€% -0.78
7.134,90%-0,98
11.755,00%-0,53
5.018,79%-1,18
13.092,93%-1,45
3126766฿%-4.06835
18 Şubat 2026 Çarşamba
Parasosyal
Sanki Bir Ayar Kaçtı !
KALP YANGINLARI GÖRÜLMEZ, KALP ÇIĞLIKLARI DUYULMAZ
Akrep ile Yay Komşuluğunda Dönüşüm: Marifetname’ye Göre “Ölüm ve Yeniden Doğuş” Mevsimi
🌙 Ramazan: Aç Kalmak mı, Uyanmak mı?
Mustafa KUL - SPOR VE SİYASETİN SOSYAL HAYATIMIZDA ETKİLERİ (SSS)
19 Şubat 2026…
Takvim bir kez daha Ramazan’ı gösteriyor. 18’i 19’una bağlayan gece sahura kalkacağız. Kimi uykulu gözlerle, kimi içten bir heyecanla, kimi de “bu yıl nasıl geçecek?” sorusuyla…
Peki Ramazan nedir?
Gerçekten sadece aç kalmak mıdır?
Yoksa insanın kendine doğru yaptığı en derin yolculuklardan biri mi?
Ramazan Nedir?
Ramazan, İslam inancına göre Kur’an’ın indirilmeye başlandığı ay olarak kabul edilir. Bu yönüyle sadece bir oruç ayı değil; aynı zamanda vahyin, farkındalığın ve içsel temizliğin ayıdır.
Ama Ramazan yalnızca mideyle ilgili değildir.
Dil ile, göz ile, kalp ile ilgilidir.
Aç kalmak, aslında nefsin sesini kısmaktır.
Susuzluk, sabrın pratiğidir.
Yavaşlamak ise hayatın hızına karşı bir itirazdır.
Modern dünyada sürekli tüketmeye programlanmış insan için Ramazan, “dur” deme provasıdır.
Ramazan Ne Değildir?
Ramazan bir gösteri ayı değildir.
Sosyal medyada paylaşılan iftar sofralarının estetik yarışına dönüşmemelidir.
Ramazan;

Takvim yaprakları yine 6 Şubat’ı gösteriyor.
Ama bazı günler takvimden ibaret değildir. Bazı günler vardır; saat durur, kelimeler eksik kalır, insanın içi çöker. 6 Şubat, işte tam olarak böyle bir gün.
O sabah, yalnızca binalar yıkılmadı.
Birlikte yaşama inancımız, “bize bir şey olmaz” rahatlığımız, ihmalin bedelini başkalarının ödeyeceği yanılgımız da enkazın altında kaldı.
Enkazdan yükselen sadece toz değildi.
Çığlıklar vardı. İsimler vardı. Bir daha asla cevap vermeyecek telefonlar, yarım kalan cümleler, sabaha uyanamayan çocuklar vardı.
Bugün hâlâ sormamız gereken bir soru var:
Bu kadar ölüm gerçekten “kader” miydi?
Yanlış yapılaşma, göz göre göre gelen ihmaller, imar aflarıyla süslenen vicdansızlık…
Betonun demirden, kârın insandan daha değerli sayıldığı bir düzenin sonucuydu bu yıkım.
Deprem öldürmedi; ihmal öldürdü.
Kağıt üzerindeki projelerle, denetlenmeyen kolonlarla, “bir şey olmaz” cümleleriyle insanlar öldü.
Sosyal medyada bugün hâlâ aynı cümleler dolaşıyor:
“Unutmayacağız.”
“Helalleşmeden olmaz.”
“Yine mi aynı acılar?”
Ama bir başka cümle daha var, sessiz ama sert:
“Unuttuk bile…”
Çünkü unutmak, yüzleşmemekten daha konforlu.
Çünkü hatırlamak, sorumluluk ister.
Çünkü hatırlamak, sadece yas tutmak değil; hesap sormak demektir.
Yıl dönümleri sadece anma günü değildir.
Yıl dönümleri, vicdan yoklamasıdır.
Biz neyi değiştirdik?
Hangi binayı gerçekten güvenli hâle getirdik?
Hangi yanlışın önüne geçtik?
Eğer cevaplar hâlâ muğlâksa, o zaman deprem bitmedi demektir.
Sadece artçıları sürüyordur.
Dileğim şu:
Bir daha aynı cümleleri kurmayalım.
Bir daha aynı enkazların başında “keşke” demeyelim.
Bir daha acıyı paylaşırken, sorumluluğu paylaşmaktan kaçmayalım.
Çünkü gerçek anma, gözyaşıyla değil; önlemle, adaletle ve hafızayla olur.
Unutmamak yetmez.
Unutturmamaya cesaret edelim.
Bu ülkede kimse “çok yoruldum” demiyor.
Daha doğrusu diyenler ciddiye alınmıyor.
Çünkü toplumsal düzen, zihinsel yükü bir sorun olarak değil, bir görev tanımı olarak görüyor. Düşüneceksin. Yetişeceksin. Unutmayacaksın. Aksatmayacaksın. Her ihtimali hesaba katacaksın. Üstelik bunu sessizce yapacaksın. Yorulduğunu söylersen zayıf, bunaldığını söylersen nankör sayılacaksın.
Stres bireysel bir meseleymiş gibi anlatılıyor. “Zamanını iyi yönet”, “takma kafana”, “pozitif düşün”. Oysa sorun bireyin zihni değil, toplumun yük dağılımı. Herkesin her şeye yetişmesi bekleniyor ama kimse yükü paylaşmıyor. Zihinsel emek görünmez sayıldığı için de yokmuş gibi davranılıyor.
Özellikle bazı kesimlerden —çoğunlukla kadınlardan— her şeyi aynı anda düşünmesi bekleniyor: ev, iş, çocuk, aile, duygular, düzen, gelecek. Bu düşünme hâli bir emek değilmiş gibi kabul ediliyor. Sonra biri geceleri uyuyamadığında, bedeni huzursuzlandığında, yorgunluktan çöktüğünde mesele “kişisel hassasiyet”e indirgeniyor.
Toplumun sessiz anlaşması şu:
Yükü taşı ama adını koyma.
Zihinsel yük konuşulmadıkça, stres romantize ediliyor. “Hepimiz böyleyiz” denilerek geçiştiriliyor. Oysa bu hâl bir norm değil, bir tükenmişlik rejimi. Sürekli tetikte olmak, sürekli düşünmek, sürekli endişe etmek hayatın kendisi değil; hayata yer bırakmayan bir düzenin sonucu.
Dinlenmek bile suçlulukla yapılır hâle gelmişken, kimden sağlıklı bireyler bekleniyor? Uykusuz, gergin, kaygılı insanlardan mı? Zihin hiç durmuyorsa, bedenin bir gün duracağını görmek için uzman olmaya gerek yok.
Belki de artık şunu kabul etmek gerekiyor:
Bu kadar stres “normal” değil.
Bu kadar zihinsel yük “kader” değil.
Ve bu yorgunluk bireysel bir başarısızlık hiç değil.
Toplum, yükü taşıyanlara değil; yükü görünmez kılanlara bakmalı.
Çünkü adını koymadığımız her şey, büyümeye devam eder.
Bazen bir ülkenin ruh hâlini anlamak için uzun raporlara, istatistik tablolarına gerek yoktur. Bir görüntü yeter. Sosyal medyada birkaç saniye dönen bir video, yıllardır biriken çürümeyi gözler önüne sermeye yetebilir.
Son günlerde yine böyle bir görüntü dolaşıma girdi. Kimine göre “münferit”, kimine göre “abartılıyor”. Oysa mesele tek bir olay değil. O görüntü, buzdağının sadece görünen yüzü.
Toplum olarak artık şuna alıştık: Her olaydan sonra ilk refleksimiz gerçeği tartışmak değil, olayı küçültmek oluyor. “Her yerde olur”, “Genelleme yapmayın”, “Bir kişiden ne çıkar?” cümleleri otomatik savunma mekanizmamız hâline geldi. Oysa sorun tam da burada başlıyor. Çünkü hiçbir toplumsal çöküş bir anda olmaz; hep “küçük” diye geçiştirilen adımlarla ilerler.
Eğitimde saygı zedelenir, “gençlik enerjisi” denir.
Hukukta adalet gecikir, “iş yükü fazla” denir.
Şiddet sıradanlaşır, “provokasyon” denir.
Ve her seferinde sorumluluk bir yerlerde buharlaşır.
Güncel olaylar bize şunu söylüyor: Sistem yalnızca bireyleri değil, değerleri de koruyamaz hâle gelmiş durumda. Öğretmenin itibarı, hukukun caydırıcılığı, kurumların güvenilirliği… Hepsi aynı aşınmanın parçası. Bir zincirin halkaları gibi; biri koptuğunda diğerleri de gevşiyor.
Asıl tehlike ise duyarsızlaşma. Bir olay ilk kez olduğunda öfkelendiğimiz şeye, üçüncü kez “denk geldik” diyoruz. Beşinci kez ise kaydırıp geçiyoruz. İşte tam bu noktada sorun, olayı yapanlardan çok seyirci kalanlara ait oluyor.
Toplumlar çökmez; yavaş yavaş alışır.
Bugün tartıştığımız görüntü yarın unutulacak. Yerine yenisi gelecek. Ta ki bir gün “Bu noktaya nasıl geldik?” diye sorduğumuzda, cevabı hatırlayamayacak hâle gelene kadar.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Biz ne zaman yanlış olana “dur” demek yerine, “bize denk gelmedi” demeyi tercih ettik?
Ve daha önemlisi:
Bir sonraki görüntüde yine sadece izleyici mi olacağız…?

15 Şubat 1954 yılında Mardin’in Derik ilçesinde doğdu. Aslen Mardin’in Ömerli ilçesi Çınaraltı (Rissin) köyündendir. İlginçtir ki çocukluk yıllarında babası Murathan Mungan’ın babasıyla arkadaştır. Bu nedenden dolayı ailelerin birbirini ziyaretinde iki çocuk birlikte oynama olanağı bulur. İlkokula Mardin’in Derik ilçesinde başlamasına karşın daha iyi bir eğitim alması için ailesi onu Mardin’deki anneannesinin evine yollamıştır. Bülent Tekin İlkokulu Mardin’de, ortaokulu Ankara ve Diyarbakır-Çermik’te okumuş, liseyi Diyarbakır’da bitirmiştir. İDMMA(Galatasaray) Kimya Mühendisliği ve ODTÜ(Gaziantep Kampusu) İnşaat Mühendisliği mezunudur. Üniversite yıllarında “Duygu” adlı bir senaryo çalışmasında bulunmuştur. Bu eser bir Sinema dergisinde fotoroman şeklinde senaryo edilmiştir.
Bülent Tekin, yazmaya başlamasının nedenlerini çocukluğunda dinlediği hikâyelere bağlar. Annesinden, anneannesinden çok sayıda masal ve hikâye dinler. Bunlar gelecekte onun bir yazar olmasında önemli rol oynayacaktır. İlkokuldayken (Mardin Ebul’ula İlkokulu) Valiliğin organize ettiği kompozisyon yarışmasında birinci seçilir. Lisede şiire yönelir. Üniversitede daha çok toplumcu ve devrimci şiirler yazdı.
70’li yılların şartlarında yazmış olduğu, “Oğul(roman)”, “Para(roman)”, “Toplu(msal) Şiirler(şiir)”, “Şili Sosyalizmi(araştırma-inceleme)” adlı kitap çalışmaları polis tarafından alındığından bu eserlerin basılma olanağı olmamıştır. O yıllarda daktilo edilen nüsha yok edilince yedekleme şeklinde bir güvenlik olanağı bulunmuyordu. Bu nedenle bu kitapların basılma olanağı olmamıştır.
Bülent Tekin Edebiyatçılar Derneği, BESAM, TYS, Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti (fahri üye), Mezopotamya Gazeteciler Cemiyeti ve PEN üyesidir. Gırgır Dergisi’nde aralıksız dokuz yıl yazdı. Ayrıca 2010-2011 yılları içerisinde KKTC’de yayınlanan ‘Afrika’ adlı gazetede köşe yazarlığı yaptı. 4 Eylül 2012 ile 31.12.2012 tarihleri arasında Dijle Tv’de yayınlanmış olan “BÜLENT TEKİN İLE TARAFSIZ BAKIŞ” programını sundu. 2013 yılında da bu televizyon programını bir süre daha aynı televizyonda sunmuştur.
Kürt Sorunu Ve Sayılmayan İsyanlar(araştırma/inceleme), Kanayan Topraklar (Simko, Berzenci, Koçgiri) 1919-1923(araştırma/inceleme), Cumhuriyet Dönemi İlk Kürt İsyanları 1924-1926(araştırma/inceleme), Taarruz Yılları 1926-1930(araştırma/inceleme), Dersim’den Tunceli’ye Giden Yol 1930-1938(araştırma/inceleme), Yakın Tarihte Kürt Sorunu: 40’lardan PKK’ye (1940-Günümüz)(araştırma/inceleme), Büyük(lere) Küçük(lere) Masallar(masal) adlı eserleri TBMM Kütüphanesi’ne seçilmişlerdir. Diğer bir deyişle Türk, Kürt, Arap, Fars ilişkilerini ve Kürt sorunsalını (büyük ve komşu devletler bağlamında da) başlangıcından günümüze kadar tüm ayrıntılarıyla yazan tek yazardır.
Bülent Tekin, Sevim Tekin ile evli idi. Eşi 2023 yılında vefat etti. 2 çocuğu vardır.
Bülent Tekin, 14 Mayıs 2023 tarihinde yapılan genel seçimlerde Yeşil Sol Parti’den İzmir 1. Bölgeden milletvekili adayı olarak yer aldı.
Yayımlanmış eserleri: Kızıldan Sarıya(şiir), Tarih Tarih Olsun(şiir), Sevdanla Yaşayacaksan(şiir), Kral Situ’nun Hikâyesi(roman), Barışla Güzeldir Sevdam(şiir), Feyyo’nun Felsefesi(roman), Ölümü Vurmak Güneşi Öpmek(şiir), Bir Türkiye Çıkmazı(deneme), Kartal Yuvası-Mardin Tarihçedir-(tarihi roman), Köpekleşmenin Şerefi(mizah/deneme), Vatan Millet Diyarbakır(mizah/deneme), Kürt Sorunu Ve Sayılmayan
2/2
İsyanlar (1514-1919)(araştırma/inceleme), Ana Tanrıçadan Modern Köleye(deneme), Kanayan Topraklar (Simko, Berzenci, Koçgiri) 1919-1923(araştırma/inceleme), Cumhuriyet Dönemi İlk Kürt İsyanları 1924-1926(araştırma/inceleme), Taarruz Yılları 1926-1930(araştırma/inceleme), Dersim’den Tunceli’ye Giden Yol 1930-1938(araştırma/inceleme), Yakın Tarihte Kürt Sorunu: 40’lardan PKK’ye (1940-Günümüz)(araştırma/inceleme), Büyük(lere) Küçük(lere) Masallar(masal), Toplu Şiirler(şiir), Karakuşi Yıllarında Aşk(araştırma/inceleme), Tilki’nin Adaleti(masal), Mecburiyet (1514-1970) (araştırma/inceleme), Son İsyan ve Mecburi İstikamet (1970-Günümüz)(araştırma/inceleme).
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.