43,4990$% 0.19
51,6240€% -0.9
6.786,60%-9,85
11.731,00%-7,47
4.848,73%-10,11
13.838,29%0,05
3612841฿%0.4506
04 Aralık 2025 Perşembe
Parasosyal
2025-2026 Öğretim Yılının Startı Verildi
HAYIRLA ANILMAK İSTİYORSAN HAYIRLI İNSAN OL?
Akrep ile Yay Komşuluğunda Dönüşüm: Marifetname’ye Göre “Ölüm ve Yeniden Doğuş” Mevsimi
Stres ve Zihinsel Yük: Normalleştirilen Bir Yükümlülük
Sağlıklı birey olma, ruh ve beden sağlığımızın dengesi, sağlıklı iletişim kurma gibi bir çok konuda defalarca yazılar paylaşmış olabilirim. Bugün de Cambridge Sözlüğü‘ne göre 2025 yılının kelimesi üzerine birkaç şey paylaşmak istedim. Hem literatürde yer alan hem de kendi görüşlerimin harmanlandığı bu yazıda kavramımız; Parasosyal; “Bir kişinin tanımadığı ünlü bir kişi, bir kitap, film, dizi vb.’deki bir karakter veya yapay zekaya karşı hissettiği yakınlığı” ifade ediyor.
“Parasosyal” kelimesinin 2025 yılının sözcüğü seçilmesi sizce tesadüf mü? Hayır dgital bağımlılığın madde bağımlılığı kadar tehlikeli olduğu bu çağda, Bu kavram, modern insanın dijital çağda yalnızlık, aidiyet ve kimlik arayışına verdiği karmaşık bir yanıtı bizlere veriyor. İster ünlü bir sanatçının evlilik haberine sevinen bir hayran, ister yapay zeka ile dertleşen bir kullanıcı olun, parasosyal dinamikler günlük hayatımızın sessiz bir parçası haline geldi. Kritik olan, bu tek yönlü bağların, gerçek, karşılıklı ve besleyici insan ilişkilerinin yerini almasına izin vermemek ve dijital dünyanın sunduğu bu “yakınlık illüzyonu” ile sağlıklı sınırlar içinde etkileşim kurabilmektir.
Psikolojik Temeller ve Tanım
Kavramın kökeni 1956 yılına, iletişim bilimciler Donald Horton ve Richard Wohl’un televizyon izleyicilerinin ekrandaki karakterlerle kurduğu tek yönlü bağları tanımlamasına dayanır. Psikolojik açıdan bu ilişki, çoğunlukla şu temel ihtiyaçlardan beslenir:
· Yalnızlık ve sosyal ihtiyaçlar: Yalnız hisseden bireyler, medya karakterleri aracılığıyla bir bağ ve yakınlık hissi geliştirebilir.
· Aidiyet ihtiyacı: İnsanlar, kendilerini bir topluluğun parçası hissetme ihtiyacıyla, aynı kişiyi takip eden diğer hayranlarla birlikte bir aidiyet duygusu geliştirebilir.
· Benlik saygısı: Düşük özgüvene sahip bireyler, hayranı oldukları kişiyi idealize ederek veya onun başarılarıyla özdeşleşerek kendilik algılarını güçlendirmeye çalışabilir.
Sağlıklı Bir İlişki mi, Risk mi?
Parasosyal ilişkiler, başlangıçta masum bir hayranlık veya eğlence olarak başlayabilir. Ancak, özellikle aşağıdaki belirtiler gözlemlendiğinde, kişinin psikolojik sağlığı ve gerçek sosyal ilişkileri için risk oluşturabilecek bir bağımlılığa dönüşebilir:
Uyarı İşaretleri
· Sosyal medya takıntısı: Ünlünün paylaşımlarını sürekli kontrol etme, bildirimler için tetikte olma.
· Gerçek ilişkilerin ihmal edilmesi: Kendi sosyal yaşamını, sorumluluklarını geri plana atma.
· Aşırı kişiselleştirme: Ünlüyle gerçekten konuşuyor, onu tanıyormuş gibi hissetme.
· Zorlayıcı davranışlar: Sürekli mesaj atma, hediye gönderme, özel hayatın sınırlarını ihlal etme çabaları.
· Sahiplenme ve kıskançlık: Ünlünün diğer hayranları veya sosyal çevresine karşı öfke duyma.
Bu noktada aşırıya kaçan parasosyal ilişkiler, duygusal bağımlılık, sosyal izolasyon, benlik saygısında bozulma ve takıntılı davranışlara yol açabilir.
Yapay Zeka: Parasosyalliğin Yeni Sınırı
Kavramın 2025’te öne çıkmasının bir diğer önemli nedeni, yapay zeka sohbet botlarıyla (ChatGPT gibi) kurulan ilişkilerdir. İnsanlar, bu sistemlerle duygularını paylaşmak, tavsiye almak ve sohbet etmek için zaman geçirdikçe, ona karşı bir yakınlık ve bağ hissedebiliyor. Ancak, yapay zekanın gerçek bir empati veya karşılıklılık kuramayacağı gerçeği, bu ilişkilerin etik boyutları ve psikolojik riskleri hakkında yeni endişeleri ve tartışmaları beraberinde getiriyor.
Her konuda olması gereken denge bozulup aşırılığa uzandığında bireyin ruhsal dengesini bozduğu gibi daha fazla izole olmasını iletişimin tek taraflı ve sağlıksız devam etmesine sebep oluyor. Ulaşılabilir ruh sağlığı uzmanları ve alanların azalması da bireyleri anlık mutluluk, ilgi ve kısa süreli anlaşıldığını hissetmek gibi duygularla sosyal medyaya vb. medya içeriklerine sürüklediğini de gözardı edemeyiz. Benlik saygınızın geliştiği, yalnızlığın bilinçli tercih olduğu ve dengede devam edebildiği, ait olduğunuzu hissettiğiniz, zorunlu uyum sağlamak zorunda olmadığınız ,sağlıklı iletişim ile
İlişkiler, kuşaklar ve çatışmalar herkesin ağzında bir Z kuşağı fakat onları dünyaya getiren X ve Y kuşakları ve Baby Boomer (Bebek Patlaması) kuşağı, 1946-1964 yılları arasında doğan anne babaları yer almaktadır. O anne babalarda Sessiz Kuşak’ın çocukları, X ve Y Kuşağı’nın yani 70 ve 90 lar arasında olanların bizlerin ebeveynleri oluyorlar. Birbirimizi anlamak için sağlıklı iletişimler kurabilmeliyiz ki anlamayı ve anlaşılmayı doğru yerden doru şekilde bekleyelim.
Boomer kuşağı yani 1946-1964 yılları arasında doğan bireylerin değer algıları bir X,Y,Z kuşağına nazaran oldukça katı sert ve farklı olabiliyor. Gördükleri yaşadıkları öğrendikleri karşısında yeni bir şeyi öğrenmekte kabullenmekte doğru olduğuna inanmakta dirençli olabiliyorlar. Yaşadıkları zorluklardan dolayı hayatı yaşamayı belli kalıplara bağlayarak yani çalışmak iş ev bark edinmekle bağdaştırıp geriye kalanları israf boşa geçen zaman vb. şekilde adlandırabiliyorlar. Her zaman geçmişten örnek vermeleri bildiklerini paylaşmakla birlikte bizde bunları yaşadık diye anlatmak istemeleri oluyor. Fakat bazen de kendi gördükleri öğretilenleri X,Y, Z kuşağından beklentiye düşerek tek doğru olarak görmek isteyebilirler. Bunları örnekli ve daha açıklayıcı olarak aşağıda özetlemek istedim.
Bir Akşam yemeği masası düşünün, Dijital dünyanın sakinleri ile analog dünyanın kâşifleri aynı tabakta, ama farklı evrenlerde. Dede, torununun telefonla oynamasından rahatsız; torun ise dedesinin anlattığı ‘eski hikayeleri’ dinlemekte zorlanıyor. Bu sahne, günümüz ailelerinde giderek yaygınlaşan bir iletişim krizinin yalnızca küçük bir parçası. Peki bu çatışmanın kökeninde ne var? Gelin, Boomer, X, Y ve Z kuşaklarının kesişen yollarına ve aile içindeki sessiz savaşlarına yakından bakalım.
Hiyerarşik ve “Buyurgan” Tavır: Statüye ve kıdeme saygı beklerler. Fikirleri, yaş ve deneyimleri nedeniyle otomatikman kabul görmeyi bekleyebilirler.
Yatay Hiyerarşi ve Fikir Eşitliği: Genç bir çalışanın fikrinin, kendi fikirleriyle aynı değerde olmasına içgüdüsel olarak kapalıdırlar. “Ben daha çok gördüm” mantığı hakimdir.
Eleştiriye Kapalılık: Özellikle kendilerinden genç ve deneyimsiz gördükleri kişilerden gelen geri bildirimleri kişisel bir saygısızlık veya hadsizlik olarak algılayabilirler. Yapıcı Geri Bildirim (Feedback) Kültürü: “Ben bilirim”ci bir yaklaşımla, kendi yöntemlerinin sorgulanmasına ve geliştirilmesine direnç gösterebilirler.
“Bizim Zamanımızda…” Söylemi: Sürekli geçmişteki zorluklardan ve nasıl üstesinden geldiklerinden bahsetmeleri, gençler tarafından günümüzün farklı zorluklarını görmezden gelmek olarak yorumlanır. Modern Dünyanın Yeni Sorunları: İklim krizi, dijital bağımlılık, sosyal medya psikolojisi, iş-yaşam dengesi arayışı gibi yeni nesil problemleri, kendi deneyimlerinin bir parçası olmadığı için hafife alma eğiliminde olabilirler.
Yaşanan Somut İletişim Sorunları ve Olumsuzluklar
“Aşırı Koruma & Müdahale” Üçgeni:
· Boomer Büyükebeveyn, torununu “şımartır” veya X/Y ebeveynin disiplin yöntemlerini (ödül-ceza, ekran süresi sınırı) beğenmez ve açıktan eleştirir. Bu, X/Y ebeveyni yetersiz ve baskı altında hissettirir.
· Z Kuşağı çocuk ise bu müdahaleyi bir “kurtarıcı” gibi görerek kendi ebeveynlerinin otoritesini zayıflatabilir.
“Biz Sizin Yaşınızdayken…” Diyaloğunun Çıkmazı:
· Boomer: “Biz sizin yaşınızdayken akşama kadar sokaktaydık, hiç teknoloji yoktu.”
· Z Kuşağı: “O zamanın güvenliği, sosyalliği farklıydı. Şimdi bizim sorunlarımız sosyal medya, iklim krizi, sınav stresi. Siz bunları anlamıyorsunuz.”
· Bu diyalog, Boomer’ların geçmişi referans almasıyla, Z’nin ise güncel sorunlara vurgu yapmasıyla kördüğüm olur.
Dijital Yerli vs. Dijital Göçmen Çatışması:
.Z Kuşağı için dijital dünya, soluduğu hava gibidir. İlişkiler, eğlence, haberleşme orada olur.
· Boomer Büyükanne/Baba bunu “zaman kaybı, asosyalik, zararlı” olarak görür. X/Y kuşağı ise bu konuda bir ara kademedir; anlamaya çalışsa da tam olarak içinde değildir.
· Sonuç: Z kuşağı, ailesi tarafından hobilerinin ve sosyalleşme biçiminin küçümsendiğini hisseder.
Otorite ve Saygı Anlayışındaki Köklü Fark:
· Boomer: Saygı, yaşa ve statüye itaattir.
· Z Kuşağı: Saygı, karşılıklı ve hak edilmesi gereken bir şeydir. “Büyüksün diye sana körü körüne saygı duymam gerekmiyor” bakışı hakimdir.
· Bu, Boomer’lar tarafından had bilmezlik, Z kuşağı tarafından ise demode bir baskı olarak algılanır. X/Y kuşağı ise genellikle arada kalır.
Tüketim Alışkanlıkları ve Hedeflerdeki Uçurum:
· Boomer kuşağı için “ev al, araba al, emekli ol” en büyük hedeflerdi.
· Z Kuşağı ise bu hedeflerin ekonomik olarak imkansız olduğunu düşünür. Onlar için “deneyim, bireysel mutluluk, sosyal imaj (marka giymek vs.)” daha ön planda olabilir. Bu, Boomer’lar tarafından “savurganlık” olarak yargılanır.
Boomer’ın Sessiz Çığlığı: “Saygı Nerede Kaldı?”
Boomer kuşağı için aile, otorite ve saygı temeli üzerine kuruludur. Onlar, hayatlarını istikrar ve çalışmaya adamış, “ev-barka” sahip olmayı en büyük başarı saymış bir nesil. Aile içi iletişimleri daha çok nasihat ve yönlendirme üzerinedir. Torunlarına “Biz sizin yaşınızdayken…” diye başlayan cümleler kurmalarının altında, aslında bir anlayış arayışı yatar.
Örnek: 17 yaşındaki Z kuşağından Ege, okul çıkışı arkadaşlarıyla kafede çekilmiş bir fotoğrafı sosyal medyada paylaşır. Boomer büyükannesi (babaanne/anneanne) hemen arar: “Torunum, o kadar para verip de bir fincan kahve içilir mi? Hem de ders çalışman gerekirken!” Ege içinden, “Büyükanne, bu sosyalleşme şeklimiz, sizin kahvehaneleriniz gibi” diye düşünse de, “Aa özür dilerim büyükanneciğim” deyip geçiştirir. İki taraf da birbirini anlamaz.
X ve Y’nin Araftaki Ruh Hali: “Ne Eski Köye Ne Yeni Şehire”
Boomer ebeveynlerin çocukları olan X ve Y kuşağı, bir yandan geleneksel değerlerle büyümüş, diğer yandan dijital devrime tanıklık etmiş bir “köprü nesil”. Onlar, Boomer’ların otoriter tutumlarına maruz kaldıkları için kendi çocuklarına daha demokratik bir yaklaşım sergilemeye çalışıyorlar. Ancak bu kez de Z kuşağı çocuklarıyla iletişimde zorlanıyorlar.
Örnek: Y kuşağından anne Ayşe, 15 yaşındaki kızı Maya’nın odasına girer. Maya, bilgisayar başında hem arkadaşlarıyla yazışmakta, hem ödev yapmakta, hem de bir yandan da müzik dinlemektedir. Ayşe hanım, “Kızım, bu kadar çok şeyi aynı anda yaparken hiçbirine konsantre olamazsın. Benim zamanımda…” diye söze başlar. Maya’nın cevabı nettir: “Anne, sizin zamanınızla bu zaman bir değil! Ben böyle daha iyi öğreniyorum.” Ayşe hanım, kendi annesinin ona söylediği sözleri söylediği için suçluluk hisseder ama başka türlüsünü de bilmemektedir.
Z Kuşağının Dijital Manifestosu: “Beni Olduğum Gibi Kabul Et!”
Teknolojiyle doğan, hız ve özgürlük arayan Z kuşağı için fiziksel dünya ile dijital dünya iç içe geçmiştir. Onlar için sosyalleşme, sadece yüz yüze görüşmek değil, aynı zamanda sosyal medyada etkileşimde bulunmaktır. Boomer büyükanne ve büyükbabanın (babaanne/anneanne/dede ) “el öpme” beklentisi ile Z kuşağının “bana saygı duy” talebi çoğu zaman çatışır.
Örnek: Aile büyüklerinin ziyareti… X kuşağından baba, Z kuşağından oğlu Alper’e “Haydi amcanın elini öp” der. Alper, bunu bir zorunluluk olarak görür ve isteksizce yapar. Amcası, “Bu çocukta saygı yok” diye düşünür. Alper ise kendi kendine, “Niye birinin elini öpmek zorundayım? Asıl saygısızlık samimiyetsizliktir” diye söylenir.
Peki Bu Kördüğüm Nasıl Çözülür? İşte Birkaç Anahtar:
Dinlemek, Yargılamamak: Her kuşak, diğerinin deneyimlerini ve bakış açısını dinlemeye çalışmalı. Boomer’lar, Z kuşağının dijital dünyasını küçümsemek yerine anlamaya çalışmalı. Z kuşağı da Boomer’ların deneyimlerinin değerini kabul etmeli.
Ortak Bir Dil Bulmak: Birlikte yapılacak aktiviteler (yemek yapmak, eski fotoğraflara bakmak, bir oyun oynamak) kuşaklar arasında köprü kurabilir. X ve Y kuşağı, bu köprüyü kurmada en kritik rolü oynar.
Saygıyı Yeniden Tanımlamak: Saygı, sadece büyüklere itaat etmek değil, karşılıklı anlayış ve sevgidir. Boomer’lar, Z kuşağının bireyselliğine saygı duymalı; Z kuşağı da Boomer’ların tecrübelerine değer vermeli.
Mizah ve Esneklik: Bazen gergin anları bir espriyle yumuşatmak, her şeyi çözebilir. “Tamam Boomer” esprisi yerine, “Hadi bana bu aleti nasıl kullanacağımı öğret” diyen bir büyükanne, torunuyla inanılmaz bir baş kurabilir.
Sonuç olarak; Her kuşak, kendi döneminin izlerini taşır. Boomer’ların disiplini, X’in uyum sağlama becerisi, Y’nin arabuluculuğu ve Z’nin yenilikçiliği, aslında bir ailenin en değerli hazineleridir. Önemli olan, bu farklı renkleri bir çatışma unsuru değil, bir zenginlik kaynağı olarak görebilmektir. Unutmayın, bugünün “anlaşılamayan” Z kuşağı, yarının ebeveynleri olacak ve muhtemelen kendi çocuklarıyla benzer sorunları yaşayacak. Çözüm, nesiller arasında değil, kalpler arasında kurulacak köprülerde yatıyor.İlişkilerinizin sağlıklı dengeli olması dileğiyle…
Her gün yeni bir kötü haberle güne başlayıp, kimi zaman tehlikeyi iliklerimize kadar hisseder oluyoruz ve güvensizlik, korku, şüphe eşiğimiz yükseliyor. Fakat bu şüpheci halimiz, güvensizliğimiz mevcut dengenin üzerine çıkıyor ve kontrol edilemez hal alıyorsa, geçmişte yaşanılan temelde var olan bir depresyon kaygı durumumuz da mevcut ise bunların tetiklenmesi ruh sağlığımızı olumsuz yönde etkiliyor.
Söylenen sözleri olduğundan daha fazla felaketleştirme, büyütme ve bu durumun insanlara karşı şüphe ve güvensizlik oluşturmasına yol açan düşünce biçiminin psikolojideki karşılığı “bilişsel çarpıtma” olarak adlandırılır. Özellikle “felaketleştirme” ve “büyüteçleme” gibi bilişsel çarpıtmalar bu duruma işaret eder.
İşte bu psikolojik durumu açıklayan temel kavramlar:
Bilişsel çarpıtmalar
Bilişsel çarpıtmalar, gerçeklik algımızı bozan, otomatikleşmiş ve genellikle bilinçsiz olan hatalı düşünce kalıplarıdır. Bu çarpıtmalar, olayları daha olumsuz veya çarpık bir şekilde yorumlamamıza neden olur.
Felaketleştirme (Catastrophizing): Bir durumun olası en kötü sonucunun mutlaka gerçekleşeceğine inanma eğilimidir. Söylenen sıradan bir sözü, ilişkinin sonu veya kişisel bir felaket gibi algılamak bu duruma örnektir.Karşıdaki kişinin küçük bir eleştirisi veya kayıtsız bir yorumu, zihinde büyütülerek bir saldırı, aşağılama veya komplonun kanıtı haline getirilir.
· Örnek: Patronun “Bu raporu yarın tekrar gözden geçirelim” demesi, “Seni işten atmak istiyorum” veya “Yetersiz buldum” olarak yorumlanır.
Büyüteçleme (Magnification): Bir durumun olumsuz yönlerini abartılı bir şekilde büyütürken, olumlu yönlerini küçümsemektir. Küçük bir hatayı veya olumsuz bir yorumu, kişinin tüm değerini sorgulamasına neden olacak kadar büyütmek bu çarpıtmanın bir sonucudur.
Zihinsel Filtreleme (Mental Filtering): Yaşanan olayların olumlu yönlerini görmezden gelerek, yalnızca olumsuz ayrıntılara odaklanmaktır. Bu, bütün bir sohbetin içinde sadece olumsuz bir yoruma takılıp kalmaya ve diğer her şeyi görmezden gelmeye yol açar.
Güvensizlik ve şüphenin oluşumu
Bu bilişsel çarpıtmalar, zamanla insanlara karşı bir şüphe ve güvensizlik mekanizması yaratır:
Olumsuz yorumlama döngüsü: Felaketleştirme, beynin en kötü senaryoyu düşünmesine ve bu senaryoya inanmasına neden olur. Bu da, söylenen her sözü potansiyel bir tehdit olarak algılamaya yol açar.
Kanıt arama eğilimi; Bir kez güvensizlik oluştuğunda, zihin bu şüpheyi destekleyecek “kanıtlar” aramaya başlar. Zihinsel filtreleme yoluyla, diğer kişinin sözlerindeki her türlü belirsizliği veya küçük hataları bu güvensizliği haklı çıkaran işaretler olarak yorumlar.
Geçmiş deneyimlerin etkisi: Özellikle çocuklukta yaşanan olumsuz deneyimler, tutarsız veya güvenilmez ilişkiler, kişinin yetişkinlikte de sürekli bir şüphe ve güvensizlik içinde olmasına neden olabilir.
Bu düşünce kalıplarının sürekli hale gelmesi, anksiyete, depresyon ve Paranoid Kişilik Bozukluğu gibi daha ciddi sorunların belirtisi de olabilir. Bu durumun üstesinden gelmek için bilişsel davranışçı terapi (BDT) gibi yöntemlerle bu hatalı düşünce kalıplarını tanımak, sorgulamak ve daha gerçekçi düşüncelerle değiştirmek hedeflenir.
Paronoid kişilik bozukluğunun (paranoya) temel belirtileri olarak yer alan; söylenen sözleri abartılı bir şekilde felaketleştirmek, zihinde insanlara karşı sürekli şüphe ve güvensizlik duymaktır. Bu durum, kişinin başkalarının niyetlerinden sürekli olarak olumsuz anlamlar çıkarmasına ve güven sorunları yaşamasına neden olur.
Bu tanım, paranoid kişilik bozukluğunun (PPD) özünü çok net bir şekilde ortaya koyuyor.
Yukarıda ki tanımdan yola çıktığımızda, bu durumdaki bir kişi için dünya tehlikelerle dolu, güvenilmez bir yerdir. Zihinleri sürekli olarak “olası tehditleri” tarayan ve masum söz veya eylemlerde bile gizli, kötü niyetli anlamlar arayan bir alarm sistemi gibi çalışır.
Sürekli Şüphe ve Güvensizlik (Yaygın Kuşkuculuk):
· Bu güvensizlik, sevdikleri, aile üyeleri, iş arkadaşları ve genel olarak topluma karşı yaygındır.
· Kişi, başkalarının kendisini sömürmeye, aldatmaya veya zarar vermeye çalıştığına dair sürekli ve asılsız bir kuşku içindedir.
· Sadakatleri ve güvenilirlikleri sürekli sorgulanır. Sıradan bir gecikme bile “Bana bilerek yapıldı” şeklinde yorumlanabilir.
Bu Zihniyetin Günlük Yaşama Etkileri:
· İlişkilerde Zorluk: Samimi, yakın ilişkiler kurmak neredeyse imkansızdır. Sürekli tetikte olmak ve partnerini test etmek, ilişkiyi yıpratır.
· Sosyal İzolasyon: İnsanlara güvenemediği için kendini toplumdan soyutlayabilir.
· Aşırı Savunmacılık: En ufak bir eleştiriye bile aşırı ve öfkeli bir tepki verebilirler.
· Kin Tutma: Gerçek veya hayali bir haksızlığı asla unutmaz ve affetmezler.
· Gizlilik ve Kontrol İhtiyacı: Bilgilerini paylaşmaktan kaçınırlar çünkü bu bilgilerin kendilerine karşı kullanılacağından korkarlar.
Önemli Bir Ayrım:
Paranoid kişilik bozukluğu, sanrıların (hezeyanlar) olduğu sanrılı bozukluk (delüzyonel bozukluk) veya şizofreni gibi psikotik bozukluklardan FARKLIDIR. Paranoid kişilik bozukluğu’nda kişi, gerçeklikle bağını tamamen koparmaz; sadece onu yanlış ve olumsuz bir şekilde yorumlar. Ancak, PPD zamanla bu daha ağır bozukluklara dönüşebilir veya onlarla iç içe geçebilir.
Sonuç olarak, yazının başında belirttiğim gibi, bu bozukluğun merkezinde, kişiyi sürekli bir stres, tetikte olma hali ve yalnızlık içinde tutan derin bir güvensizlik ve tehdit beklentisi yatar. Bu, kişinin kendi zihninin içinde sıkışıp kaldığı çok zorlu bir durumdur.
Günümüzde iş bulmak zor olup mezun işsizler ordusu büyümeye devam ederken ev genci olarak adlandırılan kesimin gün günden arttığı ülkemizde İş dünyası, hiç olmadığı kadar hızlı ve rekabetçi bir dönemden geçiyor. Büyüme, kârlılık ve verimlilik baskısı altındaki işverenler, bu hedeflere ulaşmak için ekiplerini sürekli zirvede tutmaya çalışırken, diğer tarafta ise, anlam arayışı, esneklik, mental iyi oluş ve sağlıklı bir iş-yaşam ve iletişim dengesi talep eden modern bir çalışan kitlesi var.
Bazen düşünmeden edemiyorum köle mi ? çalışan mı ?aranıyor insana çalışana ne kadar önem veriliyor ? her şeyi, her mesleği yapay zeka ile çözebileceklerini düşünen kesimin insan odaklı ve insana değer bir yaklaşım içinde olmaması da ayrıca üzüyor. Fakat hala insana önem veren insan odaklı çalışmanın üretkenliğe kattığı değeri bilen işverenler için Endüstriyel ve örgütsel psikolojinin öneminden bahsetmek isterim.
Bu iki tarafın beklentileri bazen bir “çekişme” bir anlamda çatışma alanı yaratıyor gibi görünse de, ortak bir paydada buluşmaları mümkün: Sağlıklı ve üretken bir çalışma ortamı için, devreye “Endüstriyel ve Örgütsel Psikoloji” alanında hizmet veren psikolojik danışmanlar, kritik bir köprü rolü üstlenebiliyor.
Çalışan ve İşveren Arasındaki Görünmez Duvarları Kaldırmak Mümkün mü?
Geleneksel yaklaşım, çalışan ve işveren çıkarlarının birbirine zıt olduğunu varsayar. Oysa psikolojik danışmanlar, bu ilişkiyi tek taraflı kazanılan bir oyun olarak görmez. Aksine, çalışanın mental olarak iyi olmasının, işverenin uzun vadeli başarısının ve sürdürülebilir büyümenin en önemli gücü olduğunu bilirler.
Psikolojik Danışmanlar, tarafsız bir üçüncü göz olarak, şirketin iç dinamiklerini analiz eder. Anonim anketler, birebir görüşmeler ve gözlemlerle:
· Çalışanların gerçekte ne hissettiğini,
· Motivasyonlarını düşüren unsurları,
· İletişimdeki aksaklıkları,
· Liderlik tarzının ekip üzerindeki etkisini objektif bir şekilde ortaya koyar.
Bu veriler, yönetime sunulduğunda, artık “şikayet” değil, “iyileştirme fırsatı” olarak ele alınır. Ama tabi bunu eleştiri, şikayete olarak bakmaya devam edilirse çalışan ve işveren arasında ilerleme ve iyileşme de söz konusu olamayabilir.
Psikolojik Danışmanın Çok Yönlü Rolü
Çalışan Yanında: Mental Dayanıklılık ve Gelişim Danışmanlar, çalışanlara stres yönetimi, öfke kontrolü, zaman yönetimi ve kişilerarası iletişim becerileri kazandırır. Tükenmişlik (burnout) hissi yaşayan çalışana destek olur, özgüvenini artırmaya yönelik çalışmalar yapar. Bu, bireyin sadece iş yaşamında değil, özel yaşamında da daha mutlu ve dengeli olmasını sağlar.
İşveren Yanında: Stratejik Bir Ortak Danışman, işveren için stratejik bir insan kaynakları ortağıdır. Onlara;
· Daha etkin liderlik becerileri kazandırır,
· Çatışma yönetimi konusunda yol gösterir,
· Yetkinlik bazlı mülakat teknikleri ile doğru insanı işe almalarını sağlar,
· Bağlılığı yüksek bir kurum kültürü oluşturmalarına rehberlik eder.
Kazan-Kazan İlişkisinin Önemi: Verimlilik ve Mutluluk
Psikolojik danışmanlık hizmeti olan ve bunu doğru şekilde değerlendiren bir şirkette, çalışan kendini değerli, duyulmuş ve önemsenmiş hisseder. Bu da işe bağlılığı, motivasyonu ve dolayısıyla verimliliği doğrudan artırır. İşten ayrılma oranları düşer, kuruma olan güven artar. Marka itibarı güçlenir.
İşveren ise, daha az çatışma, daha az devir oranı ve daha yüksek bir çalışma kalitesi ile sürdürülebilir bir büyüme yakalar. Sorunlar büyümeden, proaktif bir şekilde çözülür.
Kısacası sonuç olarak değerlendirdiğimizde;
Günümüzün iş dünyasında, psikolojik danışmanlar artık bir “lüks” yaş da sadece sorun çıktığında başvurulan bir “itfaiye” değildir. Onlar, modern şirketlerin stratejik bir parçası, insan odaklılığın ve sürdürülebilir başarının anahtarıdır. Yatırım yapılması gereken, çalışanın ruh sağlığı ve işyerinin psikolojik atmosferidir. Unutmayın, mutlu ve sağlıklı çalışanlar, en güçlü rekabet avantajınızdır. Bu dengeyi kurmak ise, uzman bir danışmanın rehberliğinde mümkün olur. Ülkemizde, çalışanın ve işverenin kazan kazan ilişkisi ile doğru ve dengeli olumlu yönde çıkar ilişkilerinin olduğu, fiziksel sağlık ve yetkinliğin mental sağlıkla bağlantılı olduğunun fark edildiği günlere uyanmak dileğiyle….
Kabul Mü, Tahammül Mü? Psikolojik Sağlıkta İki Yaklaşım
Hayat, her bireyin karşılaştığı farklı olaylarla dolu. Bu olaylar, bizi şekillendiren, büyüten ve bazen de zorlayan durumlar olabiliyor ve içinde yaşadığımız hayatın getirdiği olaylar ve durumlar, her bireyin karşılaştığı zorluklar ve fırsatlar da sunar. Bu olaylarla başa çıkma yöntemleri psikolojik sağlığımız üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Özellikle psikolojik sağlık açısından, karşılaştığımız bu olaylarla ilgili nasıl bir tutum sergilememiz gerektiği en önemli husus diyebilirim. Bugün kabul ve tahammül kavramlarını ele alarak, hangi durumlarda hangi yaklaşımın daha sağlıklı olduğunu elimden geldiğince örneklerle yazmak ve hangi konularda tahammül ya da kabul gösterdiğimizi fark ederek doğru yaklaşım ve tutum için bir yol gösterici olmak istedim.
Kabul Nedir?
Kabul, yaşanan durumları olduğu gibi, yargılamadan ve değiştirmeye çalışmadan, içselleştirmek anlamına gelir. Bireyler, kabul ettikleri durumların gerçekliğiyle barışık olurlar.
Örneğin, bir iş kaybı yaşadıysanız, bu durumu kabul etmek, olaya farklı bir perspektiften bakmanızı sağlar. Kendinizi kötü hissetmek yerine, yeni fırsatlar yaratma yoluna gidebilirsiniz.
Bir yakınınızı kaybettiniz. Duygularınızı bastırmak yerine, kaybı kabul etmek, yas sürecini sağlıklı bir şekilde geçirmenizi sağlar.
İş yerinde bir terfi almadınız. Bu durumu kabul etmek, hayal kırıklığını aşmanıza ve gelecekteki fırsatlar üzerinde odaklanmanıza yardımcı olabilir.
Tahammül Nedir?
Tahammül ise, zorlu bir durumu sürdürmek veya ona dayanmak anlamına gelir. Bu yaklaşım, genellikle zorlayıcı koşullara karşı güçlü durmayı ifade eder. Ancak bu, uzun vadede sıkıntılara neden olabilir. Örneğin, sağlıksız bir ilişkide kalmak, sorunları sürekli görmezden gelmek ya da aşağılamalara tahammül etmek, bireyin psikolojik sağlığını olumsuz etkileyebilir. Örneğin;
İş yerindeki zor bir projeye tahammül etmek, kısa vadede işe yarayabilir; ancak sürekli stres altında kalmak, tükenmişliğe neden olabilir.
Olumsuz bir ilişkiye tahammül etmek, uzun vadede duygusal ve psikolojik zarar verebilir. Bunu sürekli yapılandırmak, kişinin kendine olan saygısını azaltabilir.
Ne Zaman Kabul, Ne Zaman Tahammül?
Kabul Edilmesi Gereken Durumlar:
– Doğal Olaylar: Depremler, sel felaketleri gibi durumlar. Bu olayları değiştiremeyiz ve bu yüzden kabul etmemiz gerekir.
Sağlık Sorunları: Kronik bir hastalığın varlığı. Tedavi sürecine odaklanmak, durumu kabullenmekten geçer.
– Zamanla geçecek olan duygusal yükler (örneğin, ayrılık sonrası).
Tahammül Edilmesi Gereken Durumlar:
– Kısa süreli zorluklar (örn. yeni bir işe başlamak).
– Geçici sıkıntılar, yaşamı zorlaştırmakla birlikte zamanla aşılacak olan durumlar.
– Yeni Ortamlar: Yeni bir şehirde yaşamak ya da yeni bir işe başlamak. İlk başta zorlayıcı olabilir, ancak zamanla daha kolaylaşır.
Sonuç Olarak
Hayat bir dengeden ibaret ise bu denge de kabul ve kararlılık da yer almaktadır. Kabul ve tahammül arasındaki dengeyi bulmak, psikolojik sağlığımız için kritik öneme sahiptir. Kabul etmek, ruh halimizi dengelemeye yardımcı olurken, tahammül etmek geçici zorluklarla baş etmemize olanak tanır. Durumlara göre uygun yaklaşımı belirlemek, duygusal dayanıklılığımızı artıracak ve ruh sağlığımızı koruyacaktır. Hayatta karşımıza çıkabilecek durumları anlamak, en doğru cevapları bulmamıza yardımcı olabilir. Kimi zaman çevremde gördüğüm ya da danışanlarımdan duyduklarımda ilişlkilerde,iş hayatında sosyal hayatta kabul ve tahammül arasında dengeizlik ve yanlış zamanda yanlış tutum sergilemeler görüyor ve duyuyorum. Burada önemli olan bireyin bir takım gerçekler ile bir takım zorlukları ayrıştırarak doğru yerde doğru kararlılıkta ve tahammülde olma becerisini sağlayabilmektir.
Kabul, ruh sağlığını korumak için genellikle daha sağlıklı bir tutumdur. Duygularımızı kabul etmek, bizi güçlendirir. Ancak bazen zorluklara tahammül etmek de gereklidir. Bu nedenle, yaşadığımız olaylara göre yaklaşımımızı gözden geçirmek önemlidir. Sağlıklı bir yaşam için, ne zaman kabul edeceğimizi ne zaman tahammül edeceğimizi bilmek, duygusal dengenizi korumanıza yardımcı olabilir.
Kabul zor varılan bir nokta ise tahammülde zorlu yola sokan ve ardından ani öfke patlamaları ile tahammülsüzlüğü gebe bırakan bir yoldur. …